BEDENİMİZİ AÇ BIRAKIRKEN RUHUMUZU DOYURABİLİYOR MUYUZ?


           Bir şeyi şüpheye mahal bırakmadan, gönül huzuru ile benimseyerek ona yürekten inanmak anlamına gelen iman; insanın, “amentü/iman ettim” dediği Rabbine, aklını ve yüreğini teslim ederek, hayatını onun çizdiği rotada sürdürme adına ortaya koyduğu iradenin adıdır. Amel ise bu iradenin fiile dönüşmesidir. imanı, soyuttan somuta (eyleme) dönüştürerek bunu teslimiyet haline getiren kimse ise mü’min denir. Dolayısıyla İslam sadece isim değil, kişinin davranışını, hukuki konumunu, ahlaki duruşunu, değer yargılarını belirleyen bir sıfattır. Bu sıfat, birilerinden miras olarak alınamayacağı gibi birilerinin dayatmasıyla da elde edilemez. Bir tercihin ürünü olan iman, kişinin hayatına davranış olarak yansıdığında ona kimlik ve kişilik kazandırır.

          İbadet kavramı tam da bu süreçte devreye girer. Yani ibadet, insanın iman etmiş olduğu şeyleri hayatına tatbik etme, hayatında bu çizginin dışına çıkmama adına koymuş olduğu irade, gayret ve fiillerin toplamı demektir. Dolayısıyla ibadet, “Ben dinimin bana yüklediği tüm sorumlulukları kabul eder, Allah’ın sevgi ve rızasını her şeyin üzerinde tutar ve sadece ona boyun eğerim.” demenin diğer adıdır. Böylece insan, işlediği amellerde Rabbinin “olur” unu almış, hayatına müdahale etmeye kalkan güçlerin tahakkümünden de kurtulmuş olur. “De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin rabbi olan Allah içindir.” (En’âm, 163)

          Sekülerizm hayatı, “dini olan ve olmayan” diye ikiye ayırarak dayatır. Böylece kişinin dini olarak tanımladığı alanda yaptığı davranışlar “ibadet”, diğer alandaki fiiller ise “Rabbin karışmadığı şeyler” olarak kodlar. Kompartımanlara ayrılan hayatın her bölümü için farklı egemenliklerin ortaya çıkmasıyla artık din vicdanlara hapsedilmiş ve ibadetler, kişiye psikolojik destek sağlayan terapilere dönüşür. Oysa İslam hayatı dünyevi ve uhrevi diye ikiye ayırmadan bir bütün olarak görür ve Rabbin rızasını kazandıracak her eyleme “ibadet” der. Bu çift yönlü bir ilişkidir. Bir tarafı kişiye bireysel olgunluk sağlarken diğer tarafı toplumsal hayatı düzene sokar. Kötülüklerden korumayan namaz, kıyama (küfre karşı başkaldırıya) dönüşmeyen hac, fakiri düşkünlükten kurtarmayan zekât; kanaatkârlığı, israfı, aç olanı düşündürtmeyen oruç… Kısacası ibadet kavramının içeriğinde; yoksulu doyurmak, yetimin gönlünü almak, emeğin karşılığını vermek, hak ve adaletten yana olmak gibi erdemler yoksa yapılan şey sadece “gösteridir”. Zira bireyin tekâmülü için ibadetin gerekliliği kadar, ibadetin kabulü için de bireyin çevresi ile ilişkisinin niteliği vardır. Bu duyarlılıkla yapılan ibadet, kalbi arındırırken, arınmış kalp de toplumu arındırır. Ali Şeriati’nin dediği gibi: “Eğer bir din, yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır ve afyondur. Bunlar olmadan kılınan namaz, tutulan oruç, gidilen hac, kesilen kurban, ihya edilen kandil geceleri, ziyaret edilen türbeler vesaire… Ebu Cehil’in hacılara su verip de yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır.” 

 

         İdrak etmekte olduğumuz Ramazan ve bu süreçte tutulan oruçlar acaba yukarıda tanımlamaya çalıştığımız ibadet anlamışının neresinde bulunmaktadır? Her zaman yaptığımız gibi sorunları yine halının altına süpürmede gelin kalben ve zihnen bir temizlik yapalım.

         Ramazan ruhun beden üzerindeki ağırlığının en çok hissedildiği zamanlardır. Bedenin hayvani arzularının dizginlendiği, insanın yerle değil gökle bağının çok daha arttığı dönemlerdir. Bu süreçte insan, hayatının anlamını ve yaratılışının gayesini yeniden fark eder. Eşya ile kurduğu ilişkinin aslında onu aslında eşyanın sahibi değil, kölesi yaptığını görür. Sadece bu mu?

          Dünyaya sahibi olma adına nasıl bir talana sebep olduğunu, neleri kırıp döktüğünü, kimlere hayatı zindan ettiğini fark eder. Yani Ramazan, ruh ve bedeni terbiye altına alınma zamanıdır. En fıtri ve helal ihtiyaçların dahi “O’nun rızasını” kazanma adına erteleme, askıya alma ameliyesidir. Oruç, sunulan dünyevi nimetlerle kendi arasına gönüllü sınırlar koyarak ölmeden önce ölmenin anlamına ermektir. Nefsin hayvani arzularına gem vurarak, insani tarafını çoğaltmaktır. Ramazan kurumaya yüz tutmuş insani ilişkilere hayat veren nisan yağmurudur.

        Oruç, insana; inişiyle akleden bir kalbe, hisseden bir ruha, işleyen bir vicdana kavuşturan, “bin aydan daha hayırlı”  bir hayatın kapısını aralayan “kitab”ın karşısına sağlam bir irade ile çıkma imkânı verir. Oruç, gönül kandillerini yakamayanların mahyalarla gökyüzüne yazmaya çalıştıkları cümleleri insanın ruhana işler. Aksi takdirde, iki minare arasına sıkışan sözler misali, on bir ayın arasına alınan bir paranteze mahkûm edilir ki o zaman herkes kaybeder. Bu sebeple Mü’min, aydınlığı tüm zamanları saracak bu kutlu zaman diliminde kendini on bir ay diri tutacak ameller biriktirmelidir.

           Kapitalizmin oluşturduğu tüketim kültürü; zamanı ve eşyayı hunharca tükettiği bu çağda Ramazan; insana varlığın sahibini hatırlatır, öğrettiği paylaşımla; zaman ve eşyayı yeniden üretir. Ramazan, hırsla dünyayı sahiplenen onu sömüren, yaratanı ile bağının koparmaya çalışan insana “dur” der ve dünya ile kuracağı ilişkiyi yeniden düzenler. Oruçlu insanın önüne serilen nimetlerin açlığına ve susuzluğuna faydasının olmayışı kişiye, biriktirdiği dünya nimetlerinin öbür dünyada faydası olmayacağı mesajını verir. İftar topunun patlayışı, faydası olmayan mal uğruna tüketilen zamanın elde patlamasıdır adeta. Bu yüzden gece karanlığına yanan her lamba, günahın ve cehaletin karanlığına yanan birer lamba gibi olmalı ki, iftarla birlikte karanlığa gömülmesin insan. 

        İftar, insanın kul olduğu bilincini en yoğun biçimde yaşadığı zaman dilimidir. Çatlamış dudakları ile buz gibi su arasındaki bir el uzatımlık mesafenin arasına itaat girer. “İçebilirsin” iznini bekler sabırla ve boynu bükük. Helali bile haram kılana teslimiyetle bu yetkinin sahibini kazır aklına ve ruhuna....Oruç, insanlığını unutanlara insanlığını yeniden hatırlatır. Çünkü o, kötüye ve kötülüğe karşı, “ben oruçluyum” diyerek, hayatın bütün kötülüklerine karşı oruçlu olabilme duruşu kazanmıştır Ramazanla. 

          Kalp hissederse, orucu bütün beden hisseder. Kulak; duymaz olur kötü sözleri, dil; lal olur kem sözlere, göz; görmez olur kötüleri. Kısacası tüm kötülüklerden azadedir tüm beden, akıl ve onun içinde hapsolan ruh. Beden yediklerinin hamallığından kurtulur, artık yemek için değil, yaşamak için yemeye başlar. Bu hal ona yediklerinin resmini değil, kendisini paylaşmanın gerekliliğini öğretmiştir.

       Başta oruç olmak üzere ibadetler, seküler dünyanın yeniden ürettiği, üretirken tükettiği ritüellere dönüşerek, tüketimin bir parçası haline dönüştürülmemeli. İnsana eşyaya değil, Allah’a kul olmanın yeniden hatırlatıldığı oruçlu zaman dilimleri anlamını yitirmemeli. Ramazanlar bu anlam ve içeriği ile yaşanmazsa, bıraktığı izler Şevval’de silinmeye mahkûm olur. Yaşamakta olduğumuz Ramazan'ın hayatımızda derin izler bırakması ve tüm dünyayı saran şu karanlık günlerin pençesinden kurtarması dileğiyle

           

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KUR'AN KISSALARINI SİYERLE OKUMAK

İNSANOĞLUNUN BİTMEYEN HİKAYESİ: HABİL İLE KABİL

TÖVBE, ÖZGÜRLÜĞE AÇILAN KAPI