Yayınlar

MAHŞERİN DÖRT ATLISI..

Resim
MAHŞERİN DÖRT ATLISI..

Kuran’ın bize tanıttığı dört kişi/kimlik vardır ki bunlar iç içe girmiş, birbirini destekleyen, biri diğerinden ayrılmayan, sistemi birlikte oluşturan dört tarihi şahsiyettir. Sistem bir piramit gibi düşünülürse Karun, Haman ve Bel’am üçlüsü piramidin yüzeylerini, Firavun ise tepe noktasını oluşturur. Sistemin birleşme noktasında bulunan Firavun, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak ana gücü/otoriteyi temsil eder. Diğer üçlünün varlık sebebi, velinimetleri olan Firavunu/tağutu ayakta tutmaktır. Firavun gücünü, meşruiyetini ve geleceğini bu üçlünün ürettikleri politikalar belirler. Bu Şeytan üçgeni ne kadar üretken olursa Firavun’un yeri ve işlevi o kadar muhkem olur. Kur’an, Hz. Musa kıssasının ana karakterlerinden olan Firavun’u tanıtırken bu üçlüyü de bize tanıtır. Bunlar Firavun sistemin sacayaklarıdır. Ekonomik gücü elinde bulunduran Karun, askeri ve bürokratik gücü temsil eden vezir, Haman ve yapılanları “takdis” ederek sisteme meşruiyet kazandıran, Belam…

TARİKAT, “YOLA GELMEK” MİDİR, “YOLUNU BULMAK” MIDIR…?

Resim
TARİKAT, “YOLA GELMEK” MİDİR, “YOLUNU BULMAK” MIDIR…?   Tasavvuf, zühd ve takva hayatı yaşayarak ruhu temizleme, kalbi kötülüklerden arındırıp hakka tahsis etme, Allah’ın bütün emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma ve akılda daima Allah’ı canlı tutma gayretinin yolu olarak tanımlanmıştır. Fetihlerin artmasıyla başta Hint düşüncesi olmak üzere farklı düşüncelerle temasa giren Müslümanlar bunlardan etkilenmiştir. Bilhassa artan ekonomik gücün sağladığı lüks yaşam biçimine bir tepki olarak mistik hareketler tasavvuf adıyla halk kitlelerinde geniş yankı bulmuştu. Bu yönüyle bakıldığında tasavvuf, dünyevileşmeye karşı bir dik durmayı temsil eden bireysel duruşlar olduğunu söyleyebiliriz. Halk arasında taban bulan bu hareket başlangıçta bireysel bir hareket iken daha sonra kurumsallaşarak bir sisteme dönüşmeye başladı. Temelde tasavvufla aynı hassasiyetler üzerinden yola çıkan bu hareketler zamanla, merkezde şeyhlerin olduğu tekkelerde bir mektebe dönüştü. Her birinin Peygambere dayanan sil…

HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM…

Resim
HADİ GEL KÖYÜMÜZE GERİ DÖNELİM…Yaşı 40’ın üzerinde olanlar iyi bilir Ferdi Tayfur’un bu şarkısını. Köyden şehre göç etmenin zirve yaptığı yıllardı. Tahta valizlerini kapanlar ya Avrupa yollarına düşmüş ya da büyük şehirlere göç etmişti. Büyük hayalleri vardı insanların. Ama çoğunlukla hayaller gerçeklerle uyuşmadı. Dönemi yaşayanlar için bu şarkı çok şey ifade ediyordu. Birde olaya Ferdi Tayfur’un ağlamaklı sesi eklenince şarkı tam “damar” olmuştu. Aslında şarkı bir sosyolojiyi yansıtıyordu. Bu yönüyle şarkı, dinleyiciler kadar sosyologların, psikologların da dikkatini çekmiş, üzerinde yorumlar, derin tahliller yapmışlardı. Evet, insanlar büyük hayallerle şehre göçmüş ama çoğu şehir hayatına adapte olamamış, büyük travmalar, sosyal problemler yaşamıştı. Köyden gelenlerin varoşlarda tekrar yeni bir köyler kurduğu bu dönemler oldukça sancılı bir süreçti.(Orhan Pamuk’un “Kafamda bir tuhaflık” romanı güzel anlatır o yılları) Bin bir hayalle kente göç eden insanlar, ezilmiş, itilmiş, hor g…

HOŞ GELDİNİZ…! “ EY MÜBAREK ON BİR AYLAR”…

Resim
      HOŞ GELDİNİZ…! “ EY MÜBAREK ONBİR AYLAR”…

Dini, insanın dünya ve dünya hayatını anlamlandıran ve onunla kuracağı ilişkiyi biçimlendiren olgu olarak tarif edebiliriz. Olay/amel ise bu ilişki biçiminin hayata yansıyan sonuçlarıdır. Oysa olgusundan kopmuş, felsefi ve düşünsel altyapıdan, ilkesel tutarlılıktan yoksun olan düşünceler hayat karşısında etken değil, daima edilgendirler. Hedefe ve sonuca dair bir beklentisi ve gayreti olmayan bu düşünce sistemlerini bekleyen en büyük tehlike ise determinizmdir/kaderciliktir. Artık izah edemediği her şeye nasip, kısmet, kader… demek zorunda kalacaklardır. Çünkü sonucu belirleyecek, hayata anlam verecek bir olgu üzerinde kafa yormamışlardır. Konu ile kafa yoranlar zaten hasılatı toplamış, diğerlerine ise “sabır ve tevekkül” demek düşmüştür.
Yukarıdaki tanımlamaya göre İslam, insan hayatına bir anlam ve içerik kazandıran bir olgudur. İslam, insanın varlık sebebini ve varlıkla kuracağı ilişkinin çerçevesini belirler. Bu ilişkinin merkezinde va…

BİR MÜLKİYET SORUNU OLARAK HZ.SALİH'İN DEVESİ...

Resim
  BİR MÜLKİYET SORUNU OLARAK        HZ. SALİH'İN DEVESİ... “Kur’an’ın dili evrenseldir” cümlesini çokça duymuşuz ve bir o kadar da kurmuşuzdur. El hak doğru bir cümledir. Ama bizi cümlenin doğruluğundan ziyade altının ne kadar doldurulduğu ilgilendiriyor. Zaten Kur’an’ın bizim kuracağımız “beylik cümlelere” ihtiyacı da yok. Öncelikler Kur’an’ın “evrensel” olması ne anlama gelir? Kur’an bizimle ilk günkü tazeliğiyle ilişki kurmaya devam eder. Fakat biz bu dili çözemediğimiz müddetçe onunla kurduğumuz ilişki bizi çağlar öncesine götürür ve insanlığa bir öğüt/uyarı olan kıssalar Mekkeli Müşriklerinde dediği gibi “geçmişlerin masallarına” dönüşür. Oysa bu dili çözen sahabeler anlatılan kıssaların içinde kendini, toplumunu ve yaşadığı şehri görebiliyorlardı. Kurdukları bu bağ onlara yanlışlarını düzeltme imkânı ve mücadele azmi veriyordu. Onlar sürekli tekrar eden hikâyeler olarak görmüyorlardı kıssaları. Çünkü her anlatılışta vurgulanan farklı mesajı fark ediyorlar, hikâye aynı olsa da …