ALLAH'IN DEVESİ

  

                                                             ALLAH'IN DEVESİ


    Yaşadıkları kıtlığı uğursuzluk olarak algılayıp faturasını inananlara kesen Semudlular artık Hz. Salih’ten ya kendilerini rahatsız etmemesini ya da peygamberliğinin ispatı için kendilerine büyük bir mucize getirmesini istemişlerdi. İnsan, kâinatı oku(ya)madığında her dakika şahit olduğu mucizeleri (ayetleri) görmez ve daha somut mucizeler arardı. Oysa içtiği suya aldığı nefese kadar her şey birer mucizeydi ama o, kendini şaşkına çevirecek olağanüstülükler beklerdi. Buna rağmen Allah, peygamberini desteklemek için müşriklerin istediği mucizeyi verdi. “Salih, ‘İşte istediğiniz delil bu devedir. Kuyudan su içme hakkı belirli bir gün onun, belirli bir gün de sizindir; sakın ona bir kötülük yapmayın, yoksa sizi büyük bir azap yakalar.’ dedi” (Şuara, 155-156).

    Mucize isteğine karşı verilen devenin anlatıldığı bölüm, kıssaya farklı bir boyut kazandırır. Allah, mucize isteğine karşı verdiği deveyi, “nâkatullah” (Allah’ın devesi) diye tanımlamıştı. Devenin Allah’a izafe edilmesi ve herhangi bir kişiye ait olmaması onu bütün toplumun korumakla yükümlü olduğu anlamına geliyordu. “Allah’ın devesi”, ilahi varlık hiyerarşisini bozan zalimlerin ipliğini pazara çıkaracaktı. Semudlular, “Allah’ın devesine”, “Allah’ın arzını” çok görmüşlerdi. İçlerindeki mal ve mülk sevgisi, bir deveye bile yaşam hakkı vermeyecek kadar dünyalarını daraltmış, kalplerindeki sevgi ve merhameti silip atmıştı. Zayıf gördüğü her şeye karşı kaba ve küstah davranan, yeryüzünde bozgunculuk yaparak kötülüğü yaygınlaştıran zorba kavim için, “Allah’ın devesi” bir imtihan olacaktı. Sahipsiz bir devenin “su içme hakkı ve can güvenliğinin” güvence altına alınması; zayıf, yetim ve yoksulların kamusal alandaki haklarına saygı duyulmasıyla aynı şeydi. Yeryüzünün sahibi Allah’tı ve onun yarattığı her şeyin yaşama hakkı vardı. Kim bu hakkı kendi çıkarları için daraltır ya da yok ederse yaratıcı iradeye isyan etmiş olur ve bunun bedelini ağır öderdi. Hz. Salih’e ve diğer peygamberlere, “yanlarındaki zayıf ve güçsüz kimseleri kovmaları hâlinde onlara iman edeceklerini” söyleyen zalimlerin zihni bu inceliği anlamaya müsait değildi ve olmayacaktı da.

    Bilgi ve hikmetin tutunamadığı yerde şiddet başlardı. Öyle de olmuş, verilen mucize Semudluların kin ve nefretini artırmaktan başka bir işe yaramamıştı. Kalplerini yumuşatmak için gönderilen deve, onların kalplerini daha da katılaştırmıştı. Verilen söze rağmen iman etmek bir yana, deveyi acımasızca katletmişlerdi. “Deveyi hunharca kestiler. Bunun üzerine Salih, ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın bakalım. Zira sizi uyardığım azap yalanlanamayacak bir vaattir.’ dedi” (Hûd, 65).  Mucize olarak verilen deveyi katledenler artık meseleyi kökten halletmek stiyordu. “O şehirde dokuz kişi vardı ki bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı. Allah’a ant içerek birbirlerine şöyle dediler: ‘Gece ona ve ailesine baskın yapalım, sonra da velisine ‘Biz ailesinin yok edilişi sırasında orada değildik, inanın ki doğru söylüyoruz’ diyelim.’ Onlar öyle bir tuzak kurdular. Biz de kendileri farkında olmadan, onların planlarını altüst ettik” (Neml, 48-50).

    Kıssanın en ilginç vurgularından biri de “dokuzlu çete” diye adlandırılan gruptu. Bu çete, kendi menfaati ve gelecekleri için yeryüzünü yağmalayan, kendi mutlulukları için sayısız insanı mutsuzluğa mahkûm eden kişilerden oluşmaktaydı. Kamu malı bunlara peşkeş çekiliyor, mazluma ve garibana koklatılmıyordu. Dokuzlu çete, hak ve adalet kavramından rahatsızdı çünkü haksızlık ve adaletsizlik bunların “geçim kaynağı” idi.


    Yıllarca hakları gasp edilen sessiz yığınların sesi olan ve yaşanan zulümlerin “kader” olmadığını haykıran Hz. Salih’e bu çetenin kin ve nefret duyması normaldi yani. İşlenen her büyük günah kalbe düşen bir lekedir. Pişman olunmazsabu leke, kalbi karartır; insanı arsızlaştırır, duygusuzlaştırır ve yüzsüzleştirirdi.

    Kur’an kıssalarında maksadı gölgeleyecek ayrıntılar olmadığı gibi anlatılan konunun evrensel bir öğüde dönüşmesini kısıtlayacak zaman ve mekân detayı da yoktur. “Sabah akşam onların yaşadıkları yerden gelip geçmektesiniz. Hiç mi düşünüp ibret almıyorsunuz?” (Saffat, 137-138). Allah, Hz. Salih’in kavmine sonsuz nimetler vermiş ama onlar geçmiş kavimlerin de yaptığı gibi nimetin sebebini kendilerinde görmüşlerdi. Kendileri kazanmışlardı; o hâlde istedikleri gibi de harcayabilirlerdi. Onları zulme ve isyana sürükleyen tam olarak da bu tavırdı. Hâlbuki Allah, o nimetleri “zenginlerin elinde dolaşan” bir meta olsun diye vermemişti kendilerine. Zulmederek biriktirdikleri mallarda yoksulların da hakları vardı. Toplumun büyük kısmı aç ve sefil yaşarken servetin küçük birazınlığın elinde birikmesi insana ve insanlığa yapılan en büyük zulümdü.

    Dün bu zulmü yapanlar Semud’un “dokuzlu çetesi” iken, bugün sahipsizve savunmasız bulduğu ülkelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarına göz dikerek mazlum halkları sömüren, çıkarları için doğayı ve çevreyi kirleten “küresel çetelerdir.” Kıssa, kıyamete kadar sürecek evrensel bir ilkeyi tüm insanlığa haykırıyordu: “Unutmayın, yeryüzünde sahipsiz ve kimsesiz sandığınız ne varsa (hava, su, petrol, doğalgaz, hayvanlar, bitkiler, ormanlar…) “Allah’ın devesi” gibi insanlığın ortak malıdır. Dolayısıyla; insanlığın ortak malı nimetler kirletilmemeli, yeryüzü kaynakları talan edilmemeli, nesli ve tohumu bozacak her adımdan kaçınılmalıydı. Deve, dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda; ticaret, mal, mülk kısacası güç ve kudret demekti. Allah, mucize olarak verdiği budevenin yeryüzünün nimetlerinden serbestçe faydalanmasını istemişti. Bu, yeryüzünün kamusal nimetlerinden herkesin rahatça faydalanması anlamına geliyordu. Zira yeryüzünün yer altı ve yer üstü kaynakları insanlığın hizmetine sunulmuş birer emanetti ve herkes ondan istifade edebilmeliydi. Dolayısıyla deveyi kesmek, küçük bir azınlığın mutluluğu için yeryüzünün hoyratça feda edilmesi demekti ve bunun faturasını Hz.Salih’in kavmi çok ağır bir şekilde ödemişti.

Kaynak: Kuran kıssaları ile peygamberlerin hayatı- Veli Kurt

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

“İBADET”…AMA NİÇİN?

İNSANOĞLUNUN BİTMEYEN HİKAYESİ: HABİL İLE KABİL